ZOR DÖNÜŞÜM

ZOR DÖNÜŞÜM

İlter TURAN                                                                                 

                                  siyaset penceresi

 

Bu günlerde Türk toplumunun birlikteliğini nasıl devam ettireceğine ilişkin ilginç gelişmeler, tartışmalar yaşanıyor. Bu başlangıç cümlesini okuyarak hemen paniğe kapılmanız için bir sebep yok. Türkiye’nin bölünmek veya parçalanmak arefesinde olduğu gibi bir düşünceyi ileri sürecek değilim. Üzerinde durmak istediğim konu farklı. Dünyada toplumların bütünlüğünü korumasının iki ayrı temel çerçevede düzenlendiğini görüyoruz. Görebildiğim kadar, Türkiye geçmişte bir çerçeveye öncelik tanırken, şimdilerde bir başka çerçeveye geçmenin sancılarını yaşıyor. Bütünleşmenin çerçevelerden birinin içinde sağlanmaya çalışılması diğer çerçevenin unsurlarına hiç başvurulmadığı, bunların tamamen terkedildiği anlamına gelmiyor, ancak birinin uygulamaların temel yönünü daha belirleyici nitelikte olduğunu ifade ediyor. Yoksa, bütünlüğün tek çerçeve ile sağlanması zaten mümkün değildir.

 

Pekiyi, nedir sözünü ettiğimiz bu iki çerçeve? İlk çerçeve, bir toplumun birlikteliğinin merkezi idari-siyasi sistem aracılığıyla sağlanmasını öngörür. Örneğin merkezi bir idari yapı, tüm ülke çapında aynı kuralların geçerli olmasına, aynı uygulamaların yapılmasına çalışabilir. Hatta tek kimlik üzerinde ısrar edebilir. Farklılığa yer verme talepleri bütünlüğe karşıtlıklar olarak algılanır ve bunlara sıcak bakılmaz, ifadesi dahi engellenebilir; bu tür girişimleri önlemenin yolu olarak güç kullanılması da tabii karşılanır. Toplumun siyasi birlikteliğini sağlamak için toplumu sosyolojik bakımdan türdeşleştirmek yönünde gayret gösterilir. İkinci çerçeve ise, farklılaşmayı sorun olarak görmek yerine, bütünlüğü toplumda karşılıklı bağımlılıklar oluşturarak, ortak değerler yaratarak oluşturmayı tasarlar. Farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmaz, onları birliktelik içinde tabiileştirir. Burada birlikteliğin esas güvencesi, bir yandan kopmanın uygulanabilirliğinin düşük ve maliyetinin yüksek olması, diğer yandan ayrılmanın farklı olduklarını savunanlara sağlayacağı maddi veya manevi kazançların bulunmamasıdır. Tarihten örnekler vermek gerekirse, Fransa birlikteliğini birinci çerçeveyi esas alarak geliştirmiştir, ancak bugün Fransız birlikteliğini anlamakta ikinci çerçeve daha fazla açıklama gücüne sahip bulunmaktadır. Buna karşılık, Amerika ilk aşamada birlikteliğini ikinci çerçeve üzerine kurmuştur. Daha sonra ilk çerçevenin unsurları da yeterince oluşmuş olmakla beraber, yine de Amerikan birlikteliğini açıklamakta ikinci çerçeve daha yararlıdır.

 

Ülkemizin birlikteliği sağlama modelinin hangisi olduğunu sanıyorum benim açıklamama gerek yok. Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının yarattığı travma, cumhuriyetin kuruluşunda merkezi siyasi-idari yapıları ve toplumun türdeşleştirilmesini esas alan bir yaklaşımın benimsenmesini tabiileştirmiştir. Kaldı ki, o dönemde ulusal bir ekonominin, ulaşım ve iletişim ağlarının sağlayabileceği bir karşılıklı bağımlılık söz konusu


değildi. Birbirinden kopuk yaşayan, herbiri kendine yetmeye çalışan yerleşme birimleri topluma egemendi. Ülkenin Batı bölgelerindeki büyük kentlerde yaşayan gayri-Müslim cemaatlerin bir bölümüne ise Osmanlı’nın çöküşü ve Birinci Dünya Savaşı’ndaki eylemleri nedeniyle kuşku ile yaklaşılıyordu. Bu ortamda karşılıklı bağımlılığı esas alan bir bütünleşme yaklaşımının uygulanabilirliği yoktu. Ancak, merkezi yönetim aracılığıyla bütünleşme sürecinde dönem dönem iftihar edilmeyecek yollara tevessül edildiği biliniyor. Bunlardan en bilineni Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olaylarıdır.

 

Bitirdiğimiz hafta 6-7 Eylül olaylarının 50. yıldönümünü yaşadık. Tarihimizde ilk defa, uygulamaya çalıştığımız ulusal bütünleşme modelinin bir dönemde aldığı biçimin ne kadar üzücü olduğunu basınımız tartışmaya açtı. O günün olaylarını görsel kılan bir resim sergisi de açıldı. Bu gelişmeler karşısında sözü edilen iki çerçeveye bağlı olark iki ayrı tepki beliriyor. Daha yaygın olan tepki, geçmişte olanları konuşmamız, doğru olmayan uygulamaları bilmemiz, bunlara ilişkin üzüntülerimi dile getirmemiz, insanlarımıza farklı olsalar da bir ulusal bütün içinde vazgeçilmez yerleri olduğunu ifade etmemiz şeklinde ortaya çıktı. Tabii, bu tartışmanın açılmasını ihanet olarak görenler, yapılanların haklı olduğunu savunanlar da var. Siz de izlediniz, bir kısım zorba resim sergisini bastı, kendi akıllarına göre ulusumuzu korudular. Fakat şöhretini sokak politikasında edinmiş bir kısım siyasi örgütlerin yöneticileri bile, toplumun ılımlı yaklaşımı karşısında, olayların kendileriyle ilgisi olmadığını, yapılanları onaylamadıklarını açıklamak zorunda kaldılar.

 

Eğer ülkemiz ulusal birlikteliğine ilişkin konularda kendisini eleştirebiliyor, değişim tartışmaları yapabiliyorsa, birlikteliği konusunda belirli bir güven düzeyine ulaşmış demektir. Bu bağlamda başbakanımızın “Kürt sorunu vardır” demesini de bir zaaf değil, kendisine güvenen bir ülkenin karşılaştığı sorunların üzerine giderek bunları yenme azminin bir ifadesi olarak yorumlamak daha doğru olur.  Bu güvenin altında Cumhuriyet döneminde sağladığımız gelişme, ilerleme yatıyor. Ekonomimiz artık ülke insanlarını güçlü bağlarla birbirine bağlıyor. Ulaşım, iletişim, ülkenin her yerini aynı gün içinde ulaşılabilir hale getirmiş durumda. Bulunduğumuz bölgede demokrasiyi başarıyla uygulayan, dolayısıyla farklılıkların olağan siyasal rekabet süreçleri içerisinde bağdaştırılmasını az çok becerebilen nadir ülkelerden biriyiz, belki de tekiz. Bölge ve dünya politikasında yerimiz var. Güçlü bir orduya sahibiz. Ulusal birlikteliğimizi merkezi bir idari yapının ağır elli yönetimine güvenerek değil, maddi ve manevi değer paylaşımı üzerine inşa edebiliyoruz.

 

Öyleyse sorun ne? Birlikteliği salt idari-merkezi yapının sağlayabileceği anlayışı üzerine gelişmiş yapılar, kurumlar, bir hukuk düzeni ve en önemlisi, zihinsel kalıplar yüklüce bir bölümü olduğu gibi duruyor. Bunların yeni ulaştığımız yeterlik düzeyine uygun olarak bir dönüşüm yaşaması gerekiyor. Dönüşüm her zaman zor ve sancılıdır. Kazananları, kaybedenleri olur. Eğer büyük ülkeler dünyasının saygın bir parçası, AB’nin saygın üyesi olmak istiyorsak bu dönüşümü tamamlamamız gerekiyor. Memnuniyetle belirtelim ki, dönüşümü gerçekleştirmek yönünde azımsanmayacak bir mesafe kaydetmiş bulunuyoruz.

Sitemizde yayınlanan makale, yazı, döküman, dosyalar ve resimler izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Copyright © 2014 Ruyiad Tüm Hakları Saklıdır.
Sitemap