DEMOKRASİNİN YOZLAŞMAYA TAHAMMÜLÜ YOKTUR!

DEMOKRASİNİN YOZLAŞMAYA TAHAMMÜLÜ YOKTUR!

İlter TURAN                                                                                 

                                  siyaset penceresi

 

Günümüzü dolduran siyasi tartışmalara bakarken, seneler önce İngiltere’nin İşçi Partili başbakanı Harold Wilson’un görevi sona erdiğinde, ünlü Economist dergisinde okuduğum bir yazıyı hatırladım. Wilson görevini bırakırken yaptığı servet beyanında beşbin İngiliz lirası borçlu olduğunu bildirmişti. Göreve başladığı zaman kendisinin böyle bir borcu olmadığı anlaşılıyordu. Muhafazakar siyasete yatkın olan dergi, İşçi partili başbakanın maddi durumuna itiraz ediyor, ülkesine hizmet etmiş bir kişinin bu duruma düşmemesi gereğini dile getiriyor ve başbakanın maaşının yükseltilmesini savunuyordu. Aklınızdan “Bunda şaşılacak birşey mi var” diye sormak geçiyor olabilir. Haklısınız. Böyle makul bir yaklaşıma şaşmamak gerekir ama biraz daha düşünelim. Acaba ülkemizde muhalefet partisi ya da onun düşünce çizgisindeki bir yayın organı, hele akçalı konularda, iktidarın haklı olabileceğini kabul eder mi, ona başbakanın maaşını arttırmak gerekiyor der mi? Hiç zannetmiyorum. Öyle ise, bir Türk vatandaşı olarak aktardığım olay karşısında biraz şaşkınlığa düşmüşşem, beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ederim.

 

         Sorun nereden kaynaklanıyor? Bizdeki iktidar-muhalefet ilişkileri örüntüsünde, siyaset gündemine giren her konu, iktidar-muhalefet mücadelesinin cereyan edeceği bir araç olarak görülüyor. Açıkçası, siyasetimiz ortak değerlerden yoksun. Son tartışmalara bakın. Siyasi görevleri etik değerlere uygun olarak yürütmek sanki partizan bir sorunmuş gibi ele alınmış durumda. Muhalefet partilerimize göre iktidar, iktidar partimize göre muhalefet yolsuzluklar içinde yüzmektedir.  Her iki taraf da en iyi müdafaa hücumdur düşüncesinden yola çıkarak, kendi mensuplarına yöneltilen yolsuzluk ithamlarına cevap vermek, kamuoyunu bilgilendirmek yerine, rakibine yüklenerek, onun kabahatli olduğunu göstermeye çalışmaktadır. İnsan sormaktan kendini alamıyor: acaba böyle bir tavıra yönelenler, “Benim yolsuzum iyidir, siz benimkileri boşverin de karşı tarafınkilerle ilgilenin, esas kötü olanlar onlar mı demek istemektedir?

 

         Siyaset alanında yozlaşma, ahlaki değerlere uygun olmayan davranışlara yönelmek, özellikle görevin olanaklarından yararlanarak kişinin sahip olduğu maddi kaynak ve olanakları geliştirmek, dünyanın her tarafında ortaya çıkabiliyor. Bu partizan değil, toplumsal bir sorundur. Siyasi sistemin her noktasında, hükümette,  parlamentoda veya bürokraside görülebilir. Sizler de belki izliyorsunuz, şu sıralarda Washington’da Abramoff adlı bir lobicinin kongre üyelerine dağıttığı paralar konuşuluyor. Anlaşıldığı kadar, daha çok Cumhuriyetçiler de olsa, her iki partiye mensup kongre üyeleri kabul etmemeleri gereken paralar almışlar ve karşılığında lobicinin arzularına uygun işler yapmışlar. Kısa bir süre önce Fransa’da da sıkıntılar yaşandı, hatta Jacques Chirac’ın tartışmalı işler yaptığı ileri sürüldü. Belki unutuldu: Edith Cresson adlı bir Fransız başbakanı zamanında yakınlarına dolgun ödemeli kamu görevleri vermişti. Eski Alman başbakanı Helmut Kohl’un partisi için usulsüz para temin ettiği görevden ayrıldıktan sonra ortaya çıktı.

 

         Anlattıklarımdan “olur böyle vakalar, nitekim bizde de oluyor” yorumuna gidilmeyeceğini ümit ederim. Sözünü ettiğim ülkelerle aramızda önemli bazı farklar olduğunu sanıyorum. Bir farkı zaten dolaylı olarak dile getirdim. Biz ahlak bozukluklarını toplumsal patolojiler olmaktan ziyade, iktidar-muhalefet mücadelesinde kullanılacak cephane olarak görüyoruz. Böyle olunca da, herkes kendi yolsuzunu korumaya, karşı tarafın yolsuzunu vurmaya çalışıyor, konu toplumsal bir sorun olmaktan adeta uzaklaştırılıyor.  İkinci fark ise, toplumumuzda yolsuzlukla mücadele mekanizmalarının zayıf olması ve pek iyi işlememesi. Burada bir yandan mekanizmaların eksikliğinden, etkin olmamalarından, diğer yandan da onları işletecek güçlerin iyi çalışmamasından söz etmek mümkün. Örneğin, milletvekillerimiz, bürokrasimiz ciddi koruma zırhlarıyla donatılmış durumda. Buna karşılık, yozlaşmayı denetleyen gönüllü örgütler oluşmamış, kamuoyu da bu tür konulara kısa vadeli ilgi gösteriyor, sürekli izlemiyor. 

 

         Ne yapmalı dersiniz? Hükümetin girişimiyle, toplumun karşılaştığı yozlaşmanın kökenlerini, nasıl uygulandığını, nasıl denetim altında tutulması gerektiğini, ne tür yapılanmalar gerektiğini, ne tür yaptırımlara başvurulabileceğini belirlemek, öneriler yapmakla yükümlü bir komisyonun kurulması yerinde olacaktır. Bu komisyon iktidar ve muhalefet partilerinin, iş hayatının, akademik dünyanın, mesleki kuruluşların ve bürokrasinin, temsilcilerinden oluşabilir.  Tek koşul, üye yapılacak kişilerin hakkında kamuoyunda tereddüt bulunmamasıdır. Aslında bu konuda yapılmış çalışmalar, geliştirilmiş öneriler vardır. Bunların bulunması, gözden geçirilmesi, derlenmesi belki böyle bir komisyonun atacağı ilk adım olabilir.  Ama esas beklenen yolsuzluklarla mücadele için bir ulusal belgenin oluşturulması, tartışmaya açılması ve varılan sonuçların peyderpey uygulamaya konulmasıdır. Biz vakit kaybettikçe, toplumun siyasete güveni kaybolmaktadır. Böyle bir durum hiçbir siyasi sistemde, fakat özellikle demokrasilerde sağlıklı değildir. Demokrasinin yozlaşmaya tahammülü yoktur.

Sitemizde yayınlanan makale, yazı, döküman, dosyalar ve resimler izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Copyright © 2014 Ruyiad Tüm Hakları Saklıdır.
Sitemap