AZINLIK RAPORUNA KIZMAYALIM,ONDAN YARALANALIM

AZINLIK RAPORUNA KIZMAYALIM, ONDAN YARALANALIM!

 

İlter TURAN

 

         Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu’nun kendi inisyatifi ile hazırladığı rapor toplumda ve siyaset arenasında fırtınalar kopardı. Konunun uyandırdığı ilgi o kadar yoğun ki, Cumhurbaşkanımız ve Genel Kurmay Başkanımız Cumhuriyet Bayramı mesajlarında adeta rapora cevap verdiler. Bir semboller dünyası tartışmasına daldık. Bu renkli tartışmayı olumlu karşılamak gerekiyor. İlk defa toplumumuzda ciddi bir kimlik tartışması cereyan ediyor, değişik görüşler dile getiriliyor. İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olmadan da bir bütünün parçası olabileceğimize işaret ediliyor.

 

         Kamuoyunda “Azınlık Raporu” adıyla anılan rapora yöneltilen eleştiriler vatandaşa Türkiyelilik üst kimliği önerilmesinden kaynaklanıyor. Çoğumuz, kökenimiz ne olursa olsun, bu ülkenin çocuğu olarak Türk olduğumuzu düşünürüz. Bu sıfattan başkasına ihtiyaç duymayız, değiştirilmesini rahatsız edici buluruz. Yine de, bir an için şu veya bu sıfatın kullanılmasının yaratacağı huzursuzluktan uzaklaşarak, Türkiyelilik kavramıdan neyin kastedildiğini algılamaya çalışalım. İnsan Hakları Kurulu bir takım tesbitlerde bulunup, sorun olarak gördüğü konulara çözüm önerirken herhalde kötü niyetle hareket etmedi. İşaret etmek istediği husus, ülkemizde yaşayan insanların bir bölümünün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmakla ilgili bir sorunları bulunmadığını, bunu bir siyasi kimlik olarak reddetmediklerini, buna karşılık kültürel olarak kendilerini Türk diye tanımlamakta güçlük çektikleridir. Bu konumda bulunanlara, devletin tek kültürlülük anlayışı ile yaklaşması rahatsızlıklar ve alınganlıklar yaratmaktadır. Bir ulusal üst kimlik içinde kültürel farklılaşmalar tabiileştirilirse, bu toplumsal dayanışmayı güçlendirecektir.

 

         İnsan Hakları Kurulu’nun raporuna dönük eleştiriler bunun ülkemizi bölünmeye götürecek bir yol olduğu endişesinden ileri geliyor. Bu endişenin tarihi deneyimlerden kaynaklandığını biliyoruz. Osmanlı İmparatorluğu, muhtelif halkların kendilerine Batı’dan destekçiler bulmaları sonucu dağılmış, sona ermiştir. Günümüzde AB’nin azınlık hakları üzerinde durması, özellikle devlet katında, geçmişin izlerini taşıyan zihni çerçeveler içinde algılanıp, anlamlandırılmaktadır. Çok uluslu bir imparatorluğun enkazı üzerine kurulan cumhuriyetimiz, çokulusluluğun yarattığı sorunları aşmak için, tek ulus kavramını esas almıştır. Tek ulustan ne anlaşılması gerektiği konusunda dönem


dönem farklı yaklaşımlar sergilenmiştir. İlk yaklaşım, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” vecizesinde ifadesini bulan, daha sonra “anayasal vatandaşlık” biçiminde yorumlanan siyasi yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre, toplumda etnik türdeşlik aramak gereksizdir. Bireyler vatandaş olmaları dolayısıyla ulus üyeliğini kazanmaktadırlar. İkinci yaklaşım ise, toplumun etnik bakımdan türdeşleştirmeğe çalışılmasıdır. Son yıllarda yapılan araştırmalar ve peşpeşe yayınlanan kitaplar, bu yola sıkça başvurulduğunu, üzücü dönemler yaşandığını, bir kısım vatandaşımıza yeterli saygı gösterilmediğini gösteriyor. Böylece daha güçlü bir ulusal birlik sağlandığını iddia etmek de pek inandırıcı gözükmüyor. .

 

         AB azınlık hakları üzerinde dururken, sanıyorum bazı grupların azınlık olarak tanımlanarak onlara imtiyazlar verilmesini istemiyor. Her vatandaşa tanınan haklar arasında dil ve kültürünü koruma ve geliştirme bulunmasını ve bunun hayata geçirilmesini istiyor. Son zamanlarda gerçekleştirilen yasal değişiklikler ve uygulamalar da bu yönde. AB üyesi ülkeler kendi içlerinde de benzer politikalar uyguluyorlar. Dolayısıyla, kendi yapmadıkları işleri bize tavsiye ediyorlar diye bir kötü niyet arayışına girmeye neden yok. Biraz da kendimizin bazı şeyleri yanlış yapıp yapmadığımıza bakmamız gerek. Dönem dönem uygulanan türdeşleştirme siyaseti sırasında çıkarılmış yasalar, geliştirilmiş uygulamalar halen yürürlükte. Bunların bir kısmı muhtemelen anayasaya aykırı. AB’nin uyarılarına gerek kalmaksızın, AB’den bağımsız olarak, kendi insanlarımıza ve anayasamıza saygımızı korumak, bu aykırılıkları gidermek zorundayız.

 

         Herkesin kendisinin daha aşina olduğu alanlardan örnekler vermesi doğaldır. Ben de size kendi bildiğim bir alandan bir örnek vereyim. Özel okulların faaliyetini düzenleyen 625 sayılı kanunun 24. maddesine göre, ülkemizdeki yabancı okullarda bir Türk Müdür yardımcısı bulunması gerekli. İlk bakışta makul gözüken bir kural. Ancak Türk Müdür yardımcılığına, vasıfları uygun herhangi bir Türk vatandaşının atanabileceğini düşünecek olursanız yanılıyorsunuz! Yasamız bu kişinin ayrıca Türk asıllı olması gerektiğini belirtiyor.  Acep bu ne demektir? Bu kişi Orta Asya kökenli olmak mı gerekli? Sanmam. Aslında, neyin kastedildiği hakkında sizin gibi, benim de bazı fikirlerim var ama müsaade ederseniz, ülkemizi utandırmamak için, bunları kendime saklayayım. Karşımızda keyfi yoruma son derecede açık bir madde var. Ayrıca Anayasanın eşitlik ilkesine de aykırı. Gelgelelim yasada var ve uygulanıyor. Kimbilir yasalarımızda buna benzer neler var da farkında değiliz!

 

         “Azınlık Raporu’na” kızmayalım. Olduğu gibi kabul etmek ve uygulamak diye bir mecburiyet yok. Ancak ilgilenmemiz ve çözmemiz gereken dertlere işaret ediyor. Bunlarla ilgilenmemiz daha mutlu bir toplum olmak için gerekli.  

Sitemizde yayınlanan makale, yazı, döküman, dosyalar ve resimler izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Copyright © 2014 Ruyiad Tüm Hakları Saklıdır.
Sitemap